|
|
bekleyip bekleyip (sanırım 9 yıl kadar) dünyaya 2 şaheser armağan eden büyük insan. tekrar tekrar şükran borçlarımızı sunmakla beraber, 1 türlü istanbula gelemeyişi de büyük 1 derttir.(bkz: alice)(bkz: blood money)
tom waits, bir tren istasyonundan ilk hareket edecek herhangi bir treni beklemektedir. alacakaranlıktır zaman ve saçaklardan süzülen yağmur, roll dergsinin bize hatırlattığı can yücel'in dizelerini anımsatır."o adam ki hareket memuruikamete memur edilir mi hiç..."tom waits yola koyulmuştur. elinde arka sokaklardan birinde salıverdiği bir yağmur köpeğinin ışıltısı tasması. o, geleceği düşünmez. çünkü bizzat gelecekten gelmektedir.tom waits trenden iner. indiği yer, onun için zamanı ölçmek için kullandığı coğrafik bir araçtır. çantasında, eski bir gitarla birlikte şunlar vardır: bir kadın fotoğrafı, bir şişe jeam beam ve bir ufak şişe gözyaşı.durmuş olan ve kullanmadığı saatinin arkasına nietzsche'nin şu sözünü kazımıştır: "intikamda ve aşkta kadın, erkekten daha barbardır."indiği yerde bir an onu görenlerin ağzından şu sözler dökülür:"adamın resmen halesi var" ..ve bu satırların yazarı, eski bir dostunun -neal cassady gibi- nerede olduğunu bilmemekte ve kendisine şu şekilde seslenmektedir:"kertenkelenin sırrını keşfettim. kopan tarafı bende. ölmeden görüşelim"hayat, notaların arasında, bir lucky strike'ın ve jim beam'in ucunda akıp gitmektedir.ve new york'ta güneş soğumakta, akşam olmaktadır.
buyuk bir shairbariz bir humanizmhep yanlizligi chagrishtiriyoreski bir dost sagolsun
fight club'a verdiği soundtrack ile tanıdığım şahıs.(bkz: goin out west)
bir yağsa hepimizi sarhoş edecek alkollü bulut. ama kendini o sınıra taşımayan neşeli bir dargınlıkla duvarımıza zarif çatlaklar bulaştırmakla meşgul. zenci martıları var bu adamın, eminim. sesine dolduruyor onları.
herhangi bir sarkisinin bir notasini bile duyunca hakkinda bi suru sey yazmak istedigim, ama o muzigin nasil anlatilacagini bilemedigim icin susup kaldigim insan.
yeni albumu real gone ile müziginii tazeleyen, alice ve blood money albumlerinden cok farklı bi sound yakalayan, yaslandıkca eksantrik oldugunu iddia eden saygı duyulası * amca..yeni albümü için söyledikleri ise şöyle; ''bu albümde gerekmeyen şeylerin listesi şöyleydi: kahverengi ayakkabı yok, masaörtüsü yok, bar taburesi yok, denizci kasketi yok, köpek yok.ve piyano da yok.''
daha çok viskiyle gargara yabıo kendisi. closing time süper albümüdür, ıssız adaya giderken götürülmelidir.
fuşya rengi gömleği vardır, onu giyip piyanosunun başında viski içer.
tom waits seven hiç bir kisi kalkıp da ben cok mutlu bir anımda bu adama rasladım ya da kesfettim diyemez.bu adam öyle bir adamdır ki insanın imdadına cigerleri sökülürken yetisir.*
pek severim,ölürüm...bazı geceler iyi arkadaştır, arasıra filmlerde gözükür
yalniz, karanlik, evden uzakta oldugu icin aci ceker ama dalga gecip "eh be kafam girsin napiyim" gibilerinden havasini da ihmal etmez. kimseye benzemez. kimse de ona benzeyemez. ne sesi, ne yazdiklari, ne de stili.orjinal olarak texasliymis ailesi, ama daha sonradan batiya gitse de guneyli koklerini unutmamiş, inkar etmemiş. hem şarkilarinda* hem de oynadigi filmlerde* guney bir parcayi oluşturmuş.sesi standart normlarda ne guzel veya kabul edilebilir olmasa da şarki soylemeyi bilen bir adam, ayrica ben şahsen sesine de bayilirim. beni en cok etkileyen amerikanin gorunmeyen tarafini temsil etmesidir. black rider gibi bir albumle insani bir freakshow a soksa da nighthawks at the diner'da tamamen farkli bir dunyaya getirir, diner kulturunde var olan işci sinifina siner. koca yurekli, tatli bir adamdir ve sanirim aşik oldugum tek unlu kişidir. evet, kendisinden bahsedildiginde yanaklarim kizarir, utanirim.
hayallerimden birisi bu adamın monoprint tekniği ile bir portresini yapmaktır. bir insana karanlık olmak bu kadar yakışabilir.
eger tanrinin sesini duyabilseydik bu ses tom waits in sesi gibi olurdu herhalde. ve o sesle ne soylese dinlerdik bir guzel.
enemy of the state,man on fire filmlerinin yonetmeni olan tony scott'in yeni filmi domino'da ufak bir rolle karsimiza cikacak olan kisi..
onunla aynı doğum gününe sahip olmakla aptal bir gururu içimde hissettiğim üstün müzisyen, sanatçı.
anouk un bi şarkısının adıdır aynı zamanda bu ''tom waits'
sarhos olunasi.
gece entrylerinin populer ismi. gunduz girilen entrylerin sahipleri zaten kederden gecesi gunduzu sasmis kisilerdir.
(bkz: true love waits)
robert wilson 'a hayran adamdır.
roll dergisinin agustos 2002 sayisindaki ceviri roportajdan alintilar:- iki album birden cikartmak nasil bir duygu?- bilmem. bu soruya bir cevap hazirlamistim ama simdi aklima gelmiyor...- bircok albumunuzde denizcilerden ve denizden bahsediyorsunuz. bunun sebebi cocuklugunuzun san diego'da gecmesi olabilir mi?- bence butun sarkilarda havadan bahsedilmeli. sonra sehir ve sokak adlari da gecmeli, ayrica bir-iki tane de denizci bulunmali. bence bunlar sart. (guluyor)- bir cayirdan gecerken durdum. albumumu teybe koyup sesi sonuna kadar kokledim. arabamin kapilarini da ardina kadar actim. bir baktim, inekler toplanmis geliyor.- yakinda yeni bir album yapmayi dusunuyor musunuz?- evet, dusunuyorum.- sozleri yazmaya basladiniz mi?- hayir, ama baslamayi dusunuyorum. (guluyor) emin olun, bu sefer yedi yil surmeyecek.
su sıralar esiyle studyoda bu sene mayısda yayınlayacagı iki yeni album icin calıstıgını duydugum etkileyici ses..albumlerin adı ise:1. alice 2. red drum olacakmıs..
"red drum" albümünün adı "blood money" olarak değiştirilmiş.bkz >> http://www.officialtomwaits.com
ilhami algor'den bir alinti anlatabilir bu adami, "...laf agzimdan cam kiriklari gibi cikti" evet boyle laflarla soyler sarkilarini.
tuslarina usulcacik bir ahenkle basilan piyano sesiyle en iyi giden seydir
agir abi;olgunluk hissi.. vakur durus."ne bu calan, degistir sunu. ne bileyim, tom'dan falan birseyler koy."mudavim yakarisi...sil bastan direnis.her yere soluk soluga varis.pacaya bulasan camur, sanki altin.tamam, orda dur!tom soyluyor; susun!
cave, dylan ve cohen'in hep tas calan ahlaksiz okey arkadasi. bu adamlarin oyunlarina sinek olabilmek zaman ister, mekan ister, yol ister.
jim jarmusch filmlerinin vazgecilmez muzisyeni.
leonard cohen, lou reed ve bob dylan gibi isimlerin başını cektigi şair-muzisyenlerin zenci girtlakli beyaz babasi. şarki sozlerinden olusturulan kitabini elemanlardan biri 'yağmur köpekleri' ismiyle turkce'ye tercume bile etmisti.
(bkz: coffee and cigarettes)(bkz: coffee and cigarettes somewhere in california)
karanlıklar prensi. metaforlar kralı, bambaska muzisyen. "she's a diamond who wants to stay coal" demis, beni benden almıstır.
(bkz: little drop of poison)
önümüzdeki günlerde massive attack ile beraber projeleri varmış kendilerinin...
(bkz: raindog)
müziği için yapılan bi yorum da ;"gündelik bir takım seslerden, gürültülerden yola çıkılarak oluşturulmuş tavan arası imalatı havasında" şeklindedir...
arçelik'in reklam müziğini icra eden sanatçı (bkz: jockey full of bourbon)ayrıca (bkz: hold on), (bkz: downtown train)
o sesi elde edebilmek icin tonlarca viskive pek cok sigaratuketmis insan, iyi sair, iyi muzisyen
kronik yalniz adam muzigi yapan muzisyen kişi. raindogs u sonbaharda kaş - mavide dinlemek gerek.
dişleriyle, uçan bir kurşunu yakalayabileceğini iddia ettiği karısı (bkz: kathleen brennan) ile beraber insanın içinde bir takım şeylerin şangır şungur ederekten parçalanmasına yol açan şarkı sözleri yazan, şişeler dolusu bourbonu 3 paket filitresiz lucky strike eşliğinde tüketerek vernon amcası (bkz: uncle vernon) gibi bi sese kavuşan, asla kalabalık ortamlara meze edilmemesi gereken, jim jarmusch ve roberto benigni'nin kankası, söz yazarı, şarkıcı, aktör,tanrı.
(bkz: innocent when you dream)
in the morning i'll be gone.ford coppola yla da pek yakindir.rumble fish,dracula filan...
(bkz: who are you)
24-25 temmuz 2004 tarihinde radyo hacettepede adina ozel haftasonu yapilacagi duyurulan sanatci
sevgilisinden yeni ayrılmış birine train song'u dinletin sonra arkanıza yaslanıp adamdaki değişimleri izleyin sinsi kahkahalar atarak..müziğine aşina bir bünye başka müzikleri kolay kolay kabul etmez. geçici heveslerden sonra dönüp dolaşıp bu adamın sesinin karanlığında bulursunuz kendinizi. özellikle kırsal kesimde* ya da ufak tefek yerleşim birimlerinde birine tom waits'den bahsederseniz "o kim?" cevabını alırsınız, kendinizi şanslı ve ayrıcalıklı hissedersiniz. yalnızlığın müziğini yapar, kırık kalplerin yaralı kesimlerine tuz ve asitle müdahale eder, zaten yeterince kararmış ruhunuzda çatlaklar oluşturur. tüm bunlara rağmen yalnızlığı güzel kılar, gecenin fon müziğini yapar. kim bilir siz hangi şarkısının uğruna ciğerlerinizi katranla doldurup üstüne kezzapvari içkileri fondiplerken o karısı kathleen brennan ile bir çiftlik evinde çocuklarını büyütüyordur. gerçek yaşanandır çünkü, şarkılardaki hayat olmasını istediğimiz hayattır.
istanbula gelmesi için bir hayli uğraşılan sanatçı. iksv genel müdürü görgün taner ile yapılan bir söyleşide, kendisine yöneltilen soruya verdiği cevabı görünce "daha çok bekleriz" dedim nedense içimden.. röportaj temmuz 2002 de yapılmış bu arada.demir kuşan (fotoğrafçı): sorum çok net ve basit: tom waıts'i istanbul'da görebilecek miyiz?görgün taner: ben de çok isterim. son 5 senedir peşindeyiz tom waits'in.. tom waits, ülkemizde çok beğenilen ve çok dinlenen birisi. ama kendisi biraz nevi şahsına münhasır. başka hiçbir festivalde yeralmıyor. kendisine özel bir konser istiyor. biz onu da yapmaya razıyız. ama bir tiyatro salonunda yapmak istiyor. 2000 kişinin üstünde çalmıyor vs.. bunları böyle yanyana koyuyorsunuz. biz, bütün bunlara evet, diyoruz. bir de çok fazla seyahatten hoşlanmıyor. buna tabi yapabileceğimiz bir şey yok ama artık bundan sonra sözümüzü tutacağız, istanbul'a gelenleri kendisine elçi yollayacağız.
(bkz: watch her disappear)
jim jarmusch filmlerinde de oynamisligi vardir.
alkollü ve ıstıraplı gecelerin sırdaşı, umutsuz hayallerin yoldaşı.
son albümü "mule variations"u(katır çeşitlemeleri) bir çiftlikte yapmıştır.anlattığına göre çiftlikte yaşlı bir katır arkasına bağlanmış bir sabanı şikayet etmeden,sabırla çekmektedir.tom waits bundan hemen etkilenip "get behind the mule" diye bir şarkı yapar.sonra diğer şarkılar masaya oturur.ve albüm bu egzantirik adı alır.
şarkılarında antikahramanları anlatmaktadır çoğunlukla. bukowski'nin şarkı söyleyen sesidir. zaten bir dönem takılmışlar beraber. bazı şarkı sözleri shakespeare'yi kıskandıracak cinstendir: "paslanmış brendy kristal bardakta/ herşey rüyalardan yapılmış/ zaman baldan yapılmış.. yavaş ve tatlı/ neye yaradığını yalnız aptallar biliyor." (temptation-ne şarkıdır ama-)...
insanda mum ıshıgında tek bashına oturup kırmısı sharapla chakır keyif olma hissi uyandırır...
yaşlı bir kuzgun bu adam; aksi mi aksi, nekes mi nekes, paspal mı paspal. velhasılı kelam, her şarkısı ayrı bir masal.varoluşunun şoselerinde bir palyaço, donuk renklerle doldurduğu kişisel tablosunda bir özlem ikonu. şarkılarıyla nice yolculuklara çıkılası, nice yolculuklarına özenilesi adam.sins of my father yapar adamı bir real gone..her gün yok oluşu kutsayası geliyor insanın. ya da ben aceminin tekiyim.
kutup ekspresi adlı filmde kaçak yolcu hem ses hem de tip olarak * benziyor
million dolar hotel de yasamis olmasi gerkirdi diye düsündüren. dehafellini kadinlari cevreler etrafini cogu zaman (rain dogs un kapagi)yaşamı anlattığu gibiyse eger,30lu yillarin fotografcisi brassainin ve arka sokak kadrajlarının büyük avcısı, büyü avcısı lisette mòdelin karelerine benzer.
23 kasim 2004'te vereceği londra konseri'nin biletleri, satışa çıktığı 10 eylul 2004 günü bir kaç saat içinde tükenen sır adam.
kendisi ron perlmanla cok karistirilir. ama kendisinin de filmlerde rol almisligi vardir.
sesiyle dünyaya katlanmamı sağlayan sıra dışı müzüsyen.kendisine ve yaşattığı masalsı akşamlara ne akadar teşekkür etsem azdır.
kahve ve sigaranın iggy karşısı oyuncusu. ses yeni bi albüm çıkarmış. iki şarkısı radyo eksende mevcut şu sıralar.
yeni albumu bir hafta icersinde cikacakmiş ve woyzeck'e* dair şeyler soyluyormuş. tam da ona gore hikaye.
(bkz: ayakkabi fetisisti)
coffee and cigarettesadli filmde iggy popamcamizla muhtesem bir aktorluk performansi sergilemis her vokale benzemez bir vokal. sesini tarif etmek zor, zeytin'in "karanlik" tanimlamasi sanirim en uygunu. caza tahammulu olmayan, ve de vurmalidan uzak kalmayi tercih edenler dinlemesin derim ben nacizane. gerci waits'in muzigine tam caz da denilemez ama. dinlemek, kendini vermek, anlamak gerek.
"bir taksi tutarsın ve onu istediği yere gitmesi için serbest bırakırsın. sonra gördüklerini not etmeye başlarsın: kuru temizleyiciler, terziler, elektrik tesisatçıları, simsarlar, satıcılar, emlakçılar. sadece gördüklerinin listesini yaparsın. ve bu sana kendine ait bir yön verir. şöyle dersin; 'bir şarkı yazacağım ve bu şarkının içinde tüm bu kelimeleri kullanacağım." tom waits
sesinden cikabilecek katranla dunyanin butun asfaltlari dumduz edilebilecek sahis.
"telephone call from istanbul" sarkisiyla constantinople'i olumsuzlestiren insan. bukowski okurken dinlemek ayri bi keyif
tom bekler..
her daim sesine sarhoşmuş izlenimi verebilen yuce insan.
1969 yılında sunset strip'te filthy mcnasty'nin yerinde altı kişilik bir izleyici grubuyla monti rock iii'ü izleyip tennesee waltz'un acı dolu ve etkileyici uyarlamasını söylerken, aniden grubu durdurur tom waits. grup üyelerinin tümü aynı modelde pembe tulumlar giymektedir. içkisini duvara fırlatıp, mikrofon ayaklığından mikrofonu kaptığı gibi, izleyiciler arasındaki takım elbiseli altı iş adamına hepsinin kan emiciler olduğunu söylerken, salon tepki olarak feryat etmeye başlar. spot ışıkları altında terlerken sinirli bir şekilde kahkaha atar ve idamla striptiz arasındaki zıtlığı andıran bir yüz ifadesiyle, psikopatik itiraflarının söylevine başlar.vaiz ile pezevenk arasında bir tarzda, puerto rico'da berber oluşunun ve bir gün bu işi neden hollywood'da yapmak istemesinin öykülerini anlatìr durur yıllardır.bir pizzacıdayken ve mönüyü gövdesine dövme şeklinde yazdıracak kadar delirmişken, bir piyano sesi duyar derinlerde. dilinden şu sözler dökülür, iyi ki de dökülür: "oradaydım ve olabildiğince çabuk şov dünyasına girmek istediğimi biliyordum. bu benim kaderimdi. (kahrbela)."
melankolik gecelerin, yaralı yolcuların, üçüncü sınıf otel odalarının, sevgilisinden ayrılanların, sevgilisine deli gibi aşık olanların, cadde kenarında keman çalan kör dilencilerin, yağmur köpeklerinin, her yağmur yağdığında birkaç efes kara şişe stoklama ihtiyacı duyan kent romantiklerinin, dört duvar arasında sıkışıp kalmışların ya da kalabalık caddelerde kendini dört duvar arasında sıkışıp kalmış hisseden tutuk ruhların, baykuşların ve su birikintisi üzerinde dağılan kar tanecikleri gibi parçalanıp giden denge noktasını yitirmiş yol kenarı ayyaşlarının kadim dostu, ağrılı alkol komalarının fon müziği, gecenin orta yerinde takılıp kalmış yaralı beyinlerin narkozu tom waits 7 aralık 1949'da ponama california'da doğdu. her sanatsal sancı çeken doğurgan beyinli gibi sorunlu ve içine kapanık bir çocukluk geçirdi. ilk ergenlik döneminde ufak tefek ayak işleri yapıp bob dylan dinlerken sokağa atılmış eski ve bozuk bir piyano bulduğu gün hayatının geriye kalan bölümünü bir "efsane" olarak geçirmeye karar verdi ve öyle de oldu..efes kara şişelerin yumuşak sarhoşluğunda sigaramızdan derin bir nefes çekerken fonda çalan, uzun ve yağmurlu tren yolculuklarında tünellerin mi yoksa katranlı ruhlarımızın mı daha karanlık olduğunun hesaplarını yaparken fonda çalan, bizi beklemeyen kadınların bizi beklemediği şehirlerde pencereden bakıp mucizelere inanıp inanmamakta kararsız kaldığımızda fonda çalan, bulutlar bir sonraki yağmur için hazırlık yaparken ve şehir kendini yerken, etrafta koşturup duran topluluğa inat sakince kaldırım taşlarını sayarken fonda çalan, kısacası yaşarken fonda çalan şarkıların ilahi mühendisi tom waits 1973'de asylum records ile anlaşma imzaladı ve aynı yıl closing time'ı çıkardı. bir ilk albüm adı için oldukça ironik bir isme sahip olan "closing time" o yıl birçok barın kapanışının ya da alkolün kılcal damarlara kadar işlediği saatlerin fon müziği oldu.sonra yumruklar devam etti, 1974'de heart of saturday night, 1975'de nighthawks at the diner, 1976 small change..piyano kafayı çekiyorduboyunbağım ise uyukluyorducombo geri döndü new york' a müzik dolabı kaçmak istedihalının traşa ihtiyacı varspot ışıkları hapishaneyi andırıyorçünkü telefon sigarasız kalmışbalkon zengin olmaya çalışıyorve piyano kafayı çekiyordukafayı çekiyordu piyano1977'de foreign affairs...muriel, sen kasabadan ayrıldıktan sonra bütün kulüpler kapandı ve bir sokak lambası daha söndü ana caddede dolanıp durduğumuz yerlerde ve muriel.. hala eski kabusları görüyorum nereye gitsem beni izliyorsun muriel, seni görürüm bir cumartesi gecesi bir pasajda saçları arkaya toplanmış o parıldayan elması gözünde sana alacağım yegane evlilik yüzüğü muriel... ve muriel kaç kere terkettiysem bu kasabayı saklanmak için hatırandan hiç peşimi bırakmayan ama ancak öteki viski barına kadar uzaklaşabiliyorum ucuz bir puro alırım ve görürüm seni her gece hey muriel, muriel.. 1978'de blue valentine (bu albümdeki "christmas card from a hooker in minneapolis" şarkısına dikkat!), 1980'de heart attack and wine albümü çıktı. albümdeki ismini veren şarkı halen vizyonda olan hellboy'da esas oğlanın büyümüş ve çirkinleşmiş hali ile body çalışırken seyirciye ilk göründüğü anda arka planda çalar.1980 yılında tom waits kethleen brennan ile evlendi. bu noktada sakin evinin reisi ve gelecekteki çocuklarının babası olması beklenirdi belki, biraz normal birisi olsaydı ama evlenmek tom waits'in sakin yaşamının aksine içindeki fırtınaları tetikledi ve frank ortaya çıktı. bukowski romanlarındaki chinaski karakteri gibi frank de pek tekin biri değildi. frank tom waits'in kahramanıydı, beyninde yaşattığı ayyaş, alter egosu. 1983 de çıkan swordfishtronbones albümünün 9 numaralı parçasında frank'in vazgeçiş öyküsünü anlattı : "frank vadiye yerleşti ve yorgun yabanıl yıllarını karısının alnındaki kırışıklarda törpülediği kancaya astı. dışarda san fernando road'da kullanılmış büro mobilyası ticareti yapıyordu; yüzde onbeş ve bir çeyrek faizle otuz bin dolar kredi almış, o parayla da iki gözlü bir ev satın almıştı. karısı da daha taze düşmüş bir jumbo jetin yanık parçalarına benziyordu; ama çok iyi bloody mary çalkalardı, genelde çenesini pek açmazdı ve bir de uyuz gibi deri hastalığı olan carlos isminde chiuahua ırkı tamamen kör bir iti vardı. kendi kendini temizleyen çok modern bir mutfağı ve işte buna benzer bir sürü ıvır zıvırı vardı. frank de küçük bir sedana biniyordu öylesine mutluydular ki...bir akşam frank işten eve dönerken bir içki dükkanının önünde durdu, kendine biraz içki aldı. shell' e gidene kadar onları sünger gibi içine çekti, yanında getirdiği bidona birkaç litre benzin aldı ve eve gitti, evdeki eşyaların üzerine benzini döktü ve kibriti çaktı, sonra arabasını caddenin öteki tarafına parkedip katılırcasına gülmeye başladı, her şey maymun kıçı kırmızısı ile ateş kızılı arasında bir renk tonunda çatır çatır yanarken frank, forty radyosunu açtı ve hollywood yoluyla kuzeye doğru gitti- o köpeği zaten hiç sevmemişti"1985'de time, cemetery polka, gun stret girl, downtown train, rain dog's gibi kült parçaları da içinde barındıran rain dog's çıktı. kuvvetli ve keskin akıyor romçöpçüyü pataklayıpyağmur köpekleri' ylekaraya oturmuş trene binşemsiyemi yağmur köpekleri' ne verinçünkü ben de bir yağmur köpeğiyim1987'de waits'in bence en muhteşem albümü frank's wild years çıktı. muhteşemdi, çünkü bir kaçış öyküsüydü frank'in vahşi yılları. hepimizin zaman zaman içine düştüğü herşeyi bırakıp gitmenin, bir sabah istifa edip şehrin suratına son bir sigara söndürüp kaybolmanın, üç, bilemedin beş metrekare duvarları yağ izleriyle kaplı otel odalarında, kara şişelerin içine atılmış samsun 216 izmaritleri gibi kaybolmanın öyküsüydü. muhteşemdi, çünkü yağmurda dinlenebilecek en güzel şarkıyı* içinde barındırıyordu." yağmurdan fazlasıdır bu gece kutlamalarımızın üzerine yağanşimşekten fazlasıdırbu saçma sapan kart oyunundaki kandırmacadan fazlasıdırhüzünlü zamanlardan fazlasıdırceplerimizin hiç biri altınla dolu değilkimse gelin çiçeğini yakalayamamışüstüne yıkılacağımız ölü bir başkan yokhiçbir şey yolunda gitmiyor...kuru bir elvedadan fazlası var sana söylemek istediğimkırık kalbine sıkıştırılmış sıkıntıdan fazlası"muhteşemdi, çünkü tamptation'u, innocent when you dream'i, i'll be gone'ı, telephone call from istanbul'u içinde barındırıyordu. 1988'de her insanın ömründe en az bir defa izlemesi gerektiğine inandığım, sahip olduğum en değerli şeylerden biri olan big time'da oynadı. bir müzikal, görsel albüm ya da tiyatro, ne derseniz deyin, şarkıları dinlerken ne hissediyorsanız sesi kısıp big time'ı izlerken de aynı şekilde sarsılıyorsunuz. sarsıcı, kesinlikle..1992'de bone machine çıktı. "doğduğumuz andan itibaren hepimizin göğsünde bir davul var. temposu kalp atışından yüksek olan bir müzik bizi heyecanlandırır, daha düşük olan ise yatıştırır. hepimizin içinde çalan ritmik bir davul var. ister farkında olalım, ister olmayalım, hiç durmadan çalışıyor." 1999'da mule variation's çıktı. orada, uzakta bir kasaba varve o kasabada bir evve o evde bir kadınve o kadında sevdiğim bir yürekyanımda götüreceğim, giderkenyanımda götüreceğim, giderken..2002'nin mayıs başında alice ile beraber blood money albümü çıktı. ikisi de birbirinden güzeldi albümlerin ve benim için çok derin anlamlar içeren şarkılar barındırıyorlardı. "kaygan buzdaki isminin izinden ikinci kez gecmek icin aklımı kacirmis olmaliydim, kırıldı buz ve kayboldum soguk sularında alice."çiçekleri kaybedecek misin?vazoya tutunan?bütün o gözyaşlarını silecek misin,kapıyı kapatırken?tüm bunları daha önce defalarca yaptığımıdüşünmeden edemiyorum..*ve yıl 2004, tom waits real gone ile göz kırpıyor samimi, kırılgan, karanlık, gerçekçi, kasvetli ve flu şarkılarıyla..01 - top of the hill 02 - hoist that rag 03 - sins of my father 04 - shake it 05 - don't go into that barn 06 - how's it gonna end 07 - metropolitan glide 08 - dead and lovely 09 - circus 10 - trampled rose 11 - green grass 12 - baby gonna leave me 13 - clang boom steam 14 - make it rain 15 - day after tomorrowbu gün şehrin tek sinemasının önünden geçtim. 3 ayrı salonda 3 film oynuyordu ve 2 sinin soundtrack'inde tom waits şarkıları (shrek 2 - little drop of poison, hellboy - heartattack and vine) vardı, üzülmeli miyim sevinmeli miyim bilemedim..
viski kokar sesi..
her kafayla dinlenemeyecek sarkilar listesinin basindaki insan.
camasir suyu ile gargara yaptigina dair -gayet de ciddi ve entellektuel(?) geyiklerdi onlar- rivayetlere asla ve kat'a inanmadim. ayrica o boguk(?) sesin nerden geldiginden cok, bu sarkilari yazdiran seyleri merak ettim. rain dogs her dunya vatandasina vaciptir. uzun zamandir album yapmayan tom waits'e, sozluk araciligiyla bir mesajim da yok degil hani:tom waits, daha ne waits!
bukowski seven bir adam kesin tom waits'de dinlemelidir, zaten ilk iki şarkıdan sonra waits dinlemediği yorgun günler,geceler için üzülür. bram stoker's dracula'da antony hopkins,keanu reeves ve wyona rider ile oynamıştır(drakulanın takip sırasında öldürdüğü sarışın adam).
(bkz: simple present tense cumle fomunda isimler)
time adlı şarkısı, tori amos tarafından strange little girls albümünde coverlanmış olan sanatçı.
sarhoşken dinlenmesinin elzem olduğunu şu dakika anladığım**** müthiş insan.dinledikçe dinleyesim geliyor,uykumdan feragat ediyorum.
drunken master vokalli amcam bi çok filmde irili ufaklı rollerde oynamıştır...yukarıda bahsedilen bir jim jarmusch filmi de down by lawdır.roberto benigniile de bahsedilen kankilik durumu beraber oynadıkları aynı filmden dolayı olabilir...tom waits down by lawda bir dji canlandırıyordu...
sesinde yüzyıllarca yaşamış bir adamın hüznünü taşıyan insan.
"çocuklarım sürekli benim müziğimi dinleselerdi onları psikiyatra götürürdüm" diyen çamur sesli müzisyen.son iki albümüyle** hala yaşadığını bize hatırlatan güzeller güzeli insan.
en sevdiği 20 albüm1. in the wee small hours by frank sinatra2. solo monk by thelonious monk3. trout mask replica by captain beefheart4. exile on main st. by rolling stones5. the sinking of the titanic by gavin bryars6. the basement tapes by bob dylan7. lounge lizards by lounge lizards8. rum sodomy and the lash by the pogues9. i'm your man by leonard cohen10. the specialty sessions by little richard11. startime by james brown12. bohemian-moravian bands by texas-czech13. the yellow shark by frank zappa14. passion for opera aria15. rant in e minor by bill hicks16. prison songs: murderous home alan lomax collection17. cubanos postizos by marc ribot18. houndog by houndog19. purple onion by les claypool20. the delivery man by elvis costelloalbümlerle ilgili kendisinin yorumları için (bkz: http://observer.guardian.co.uk/...887,1439272,00.html)
sesini otto'ya benzettigim, hatta cok rahat seslendirebilecegini dusundugum kisi.**
gece olur, ucuz bir kirmizi sarap veya imkan olursa viski tedarik edilir, bütün isiklar kapatilip bir sigara yakilir, ardindan tom waits söylemeye baslar girtlaktan, hikayelerini anlatir ardarda, hayatin bir anlami olur.
(bkz: adi ve soyadi ile cumle olusturan sahislar)
black rider,frank's wild years,telephone call from istanbul etc. gibi eserlerin sahibi değerli bi abimiz. zamanında zülfü ile beraber en iyi folk geyiğine ödül almıştı gavuristanda. bu eleman ses tonundan çok yaşlı sanılır aslında o kadar değildir. fight club da bired piçin bara girdiği sahnede çalan müzik abimize aittir. bu filmin diğer müzikleri için dust brothers(finding the bomb'u kastırınız)reklam filmlerinde bol bol dinliyoruz ama kim bilsin ki bu tom waits, şu tipine sövdünüz ya da hiç duymadınız adam.stv nin metalika çalması gibi bi geyik neyse gene sapıttım.
horoz sesli müzik adamı diye tanımlanan yıllanmış sese sahip olan sevimli şahsiyet..
sesini ilk duyduğum kokmuştum ama varmış güzel şarkılarıtelephone call from istanbul i dont wanna grow up,roxane falan
(bkz: tom waits sarkilari ne cagristiriyorculuk)
iyi müzisyen ve başarılı bir hikaye anlatıcı. röportajlarında kullandığı lafları adeta bir öykü okurmuş gibi okuyorsunuz."minneapolis, nint ve hennepin'de tüm gece açık bir donut satıcısı. chuck weiss ve ben köşede kahvemizi içerken, geç vakit, on üç yaşındaki iki çocuk arasındaki pezevenk savaşının ortasında kalakaldık. biri, dışarıda caddede silahını ateşliyor, silahsız olan diğeri kahveye koşup, kasadaki tezgahtarın arkasına saklanıp, 'leon, sen öldün!' diye bağırıyordu. kürdan kutusu, karıştırıcı, bir spatula ve avuç dolusu çatal caddeye doğru fırlatıldı. mermiler, ocağı, çerçevelenmiş bir dolar banknotunu ve bir çin köpeğini vurdu. müzik kutusu dinah washington'un 'our day will come' şarkısını çalarken, chuck ve ben yere yapıştık. her mermi, wurlitzer müzik kutusunu, her biri diğerinden daha dokunaklı, farklı bir şarkıya değiştiriyordu..."
(bkz: misery is the river of the world)
(bkz: tom waits sozlugu)
mikrofon karsisinda öyle farkli biri ki, sarki mi söylüyor dinleyiciyi ti'ye mi aliyor belli degil, zaten arkadaki müzigi dinlerken çogu zaman kaçiyor bir sürü sey, defalarca dinletiyor bu adam kendini.
karisi ve çocuklariyla bir çiftlikte yasiyor. çocugum sürekli benim müzigimi dinlese onu psikologa götürürüm diyor.
bestesi ve guftesi a. teeuwe ve b. van veen'e ait bir anouk parcasi.i was dreaming last nighta figment of my brainon the downtown trainand we had nowhere to goso we got off to take a walkin the pouring rainyou said you rode it onceand you would ride it againplease take me with youtom waits for the morning trainto take us awayme and mr. tom waitscan't wait no morei'm wrapped around your fingertwo fingers on my lipsno need to speakcause it's all in our eyeswhen they turned out the lightsthey gave us one for the roadwe headed for the tracksand never looked backthis could never be realtom waits for the morning trainto take us awayme and mr. tom waitscan't wait no morecan't wait no moreon the downtown train
bukowski okurken arka planda calmasi insani baska zamanlarda hissedemeyecegi bi garip ruh hali sagliyor.henri chinaski yi de her nedense hep tom waits olarak canlandirmisimdir gozumde.bir de bu adamin bi parcasi var yıllar evelinde kent fm de calardi.arada ıslıklar,habaraheeyy gibilerinden eglenceli bazi sesler felan geliyordu ararim bulamam.
(bkz: russian dance)
konserinde: " 100 sayisini cok severim, ne zaman 100 kisilik bi kasaba gorsem oraya yerlesmeye giderim ama ben gittigimde 101 olmus olur" diyen roberto beninghi ile dost olan bi adam
günün her saati, insanın ruh hali nasıl olursa olsun dinlenebilen şarkıların sahibi.
biraz geç keşfettiğim ama the piano has been drinking le hayran kaldığım insan.
en şiirli, en şaraplı, en yakışıklı, en güzel kokulu, en kırmızı, en öğrenci zamanlarımızda telephone call from istanbul türküsünün o tam bitecekmiş gibi yapıp yeniden başlayan güzel ritmi ile keşfettiğimiz güzel ses. şimdi dinleyince kendisini en ağlak hallerimize bürünüyorsak, 'diyalektikten öte köy yok' prensibinin işlemesidir sebep, şaşırmadık hiç.
yıllar geçtikçe sesi daha bir çatlayan,,sesi çatladıkça şarkıları daha da etkileyici olan büyük insan,eli öpülesi adam.
dinlemek icin ozlem biriktirdigim ve sonra ustuste defalarca frank's wild years , heartattack and vine ve big time dinleyip kendimden gectigim adam.
(bkz: on a foggy night)
başkalarının sıçtığı bokun üstüne gelip kırmızı bir gül diken adam. alaycılığın da bir sınırı var, biz bilmiyo muyuz fare kapanındaki peynirin beleş olduğunu ?
underground ile robots'da misafirdir,,hatta filmlerin klise sahnelerinden olan bantlarda calisan isci figurunun tasvirinde sesiyle heyecan yaratir..
bu adam nick cave gibi asiri neselendirme yetenegine sahip oldugu kadar, sabah sabah aglatma potansiyelini de bulunduruyor. bi de playliste usturuplu yerlestirilmesi sonucunda nick cave ile asik atistiriyormus gibi bir izlenim de yaratiyor. mesela nick cave'den ain't gonna rain anymore, ardindan more than rain, where do we go but nowhere arkasindan da noone knows i'm gone ve daha bi sürü sarki siralayip en sona da tom traubert's blues konuldu mu ölümcül bir karisim yapilabiliyor. hele eslik eden yagmurunuz da varsa aglamamak için hiçbir neden yok.
kuyunun dibinden gelen içli ses.
bir anouk sarksi. iste sozler..i was dreaming last nighta figment of my brainon the downtown trainand we had nowhere to goso we got off to take a walkin the pouring rainyou said you rode it onceand you ride it againplease take me with youtom waits for the morning trainto take us awayme and mr. tom waitscan't wait no morei'm wrapped around your fingertwo fingers on my lipsno need to speakcause it's all in your eyeswhen they turned out the lightsthey gave us one for the roadwe hadded for the tracksand never looked backthis could never be realtom waits for the morning trainto take us awayme and mr. tom waitscan't wait no morecan't wait no moreon the downtown trainme and mr. tom waits
jim jarmusch'un coffee and cigarettes filminde kisa da olsa izlemek mümkün kendisini iggy ile
shrek 2 de bar sahnesinde sesi duyulur, oyy denir mutlu olunur.
nedenini tam açıklayamasam da; kar yağan bir kış gününde sıcak evinizde oturup sıcak birşeyler içtiğinizi sanmanıza yardımcı olan ses sanatçısı.
(bkz: louise)
sessizce kutluyoruz bu adamin varligini... 7 aralikta gelmis dunyaya... analar ne yitikler dogururmus, bilirdik de bilmezdik. takipcisiyiz...
her zaman dinlenilen ve bıkılmayan şarkıların yaratıcısı.. bob dylan ile birlikte müzik dünyasının bana göre en büyük karizması..(bkz: jersey girl) (bkz: who are you) (bkz: tango till they're sore) (bkz: jockey full of bourbon) (bkz: ol' '55) (bkz: blue valentines)(bkz: blind love)(bkz: hang down your head)(bkz: raindogs)`
her şarkısı insanın içine akan bi adam tom waits...ole bi ses ole bi melodik yetenek var ki, streamline kitabının "how do you do" bölümünü açsa o an aklına gelen bi sekilde sölese de guzel olur gibi gelmekte bana...ve o sesin ardında olesine güzel bir enstruman seçimi hakim ki tüm albümlerde anlatılmaz...
cam kırığı sesli adamdır. jim jarmusch bir söyleşisinde tom abinin bir böceğin yürüme sesini kaydetip daha sonra onu bir güzel yükseltmek sureti ile bir şarkı yaptığından bahseder. hangi şarkısıymış bu diye agresiflik yapmayın ismini hatırlamıyoruz...işte böyle manyak bir adamdır bu tom waits.
(bkz: tango till they are sore)
poltergeist'i polkageist'e ceviren zat.
oha diyebileceğiniz sese sahip kişlik.
günün birinde trenlerin birinde karşılaşmayı dilediğim insan, teşekkür edebilmek için...
(bkz: ali yapar)(bkz: ali toker)
bağımlılığım.kendisini dinlemeye başladığım ilk zamanlarda, the black rider kasetini alıp, walkman'ime yerlestirmiştim. play tuşuna basıp sesin kulaklarimla ilk tanismasi esnasında walkman'in pillerinin bittiğine kanaat getirip yeni pil almıştım. yeni pilleri taktıktan sonra da aynı ses ile karşılaşmamın ardından walkman'imin bozulduğu sonucuna varıp, walkman'i sarsmış hatta kafasına kafasına 4-5 kez vurmuştum.ses aynı ses;"ladiesssss and gentlemennnnnharry's harbour bizarre is proud to presentunder the big top tonighthuman odditiesssss"böyle bir sesin [ses dedim pardon, kükreme] bir insan evladından çıkabilme ihtamalini hiç hesaba katmamıştım. tuhaf bir tanışmamız oldu kendisiyle..o günü anımsadığımda hala gülerim.tom waits ile ilgili gülebildiğim yegane anım da budur zaten.
(bkz: a sweet little bullet from a pretty blue gun)
(bkz: kathleen brennan)
alice albümünün kapağındaki fotoğrafta elinde bir süpürge tutmaktadır. karanlık bir fotoğraftır; sesi ve şarkılarıyla uyumlu.. süpürge, cadı ve büyücüleri, ya da ısszlıkta sokakları temizleyen çöpçüleri*çağırıştırıyor. şarkıları, hayat karşı duruşu ve bunu müziğine yansıtması açısından elindeki süpürge ile kafamdaki imgesi yerine oturmuştur. o bir büyücü, kahin, ıssızlıktaki ses ya da daha kestirmeden söylersek, sanatçı.
"tamamen dağınık olan evini anımsıyorum. her yerde giysileri olurdu, yatağını hiç toplamazdı. 'işte şov dünyası bu' diye düşünürdüm. anneme neden odamı robert amca gibi tutamadığımı sorduğumda, annem 'tom, robert amcan kör' demişti."
(bkz: down by law)
el tango del roxane yorumu ıle ınsanı duvarlardan duvarlara fırlatan,dınlemekten kendımı alamadıgım sese sahıp,bu ses ınsan evladından cıkamaz dusuncelerıne surukleyen beyaz adam.
sesiyle tipi nedense hiç bağdaşmaz gibi gelir bana.. ve yıllar boyu dinleyip de sıkılmayacağım seslerin başında gelir.. russian dance ağlayarak dans etme hisleri uyandırır bazı bünyelerde, time ise dinginlik verir, bi nevi sal gitsin der insana.. halil turhanlı, müzik ve muhalefet kitabı sayfa 96'daki fotoğrafa saatlerce bakası gelir insanın.. "üç süvari, iki gözlük, bir şapka, bir baston ve bir sandalye: ortada burroughs, her iki uçta tom waits ve robert wilson.." black rider albümünü, robert wilson'ın aynı isimli oyunu için yapmıştır, yönetmen jim jarmusch ile de dirsek temasındadır..
koyu mavi sarkilar soyleyen yagmur kacagi
"telephone call from istanbul" gibi bi sarkiyi yapmis insan. yuce insan..
sesini şarkının öyküsüne göre ayarlayan, sözlerini bilmeseniz de öyküyü size hissettiren müthiş yetenekli müzik adamı...
böyle sesi sigaradan kaynaklı veya doğuştan puslu bir havaya sahiptir. bizim gırtlagımıza olur ya bazen balgam ses telleri üzerinde durur, ses kalınlaşır ve "öhoah" yapılmadan geçmez bi durum alır ya, işte sesi sürekli öyle olan bi adam.
gecenin bir yarisi cikan filmlerde karşiniza melek gibi cikan, oyunculugu da fena olmayan insan. jack nicholson ile meryl streep in homelesslari canlandirdigi (ismini hala bulamadigim*) ve mystery men gibi bazi filmlerde iyi gider. bazi albumlerinde hemen tum parcalari calar, bazen karisi da eşlik eder. senelerce go go brown parcasini agzimda doladiktan sonra bulamama sebebimin parcanin cold cold ground olmasini anlamak (yillar sonra) ayri bir hoşluk katar naif bedenime.
- yıllar önce edindiğim tom waits'in "small change" albüm kapağında, tom'dan öte ilgimi çeken, hiç şüphesiz arka plandaki kadının varlığı olmuştu. waits'in en güzel albüm kapağı olan small change, arka plandaki gece kulübü orospusunun new york öyküsüne sürüklemişti beni. kendi yarattığım bu öykünün,akıllı yönetmen john cassavetes'in 70'lerde çektiği "killing of a chinese bookie" filmiyle paralelliler taşıdığını söylemeliyim. bir pre-scorsese öyküsü olan ve kaleme aldığım bu öykü, gece kulüp piyasasının üst düzeyde seyrettiği ve gansgterlerin her gece bir işletmeyi bastığı kara bir atmosferi konu alıyor.- sen üçkağıtçının tekisin mr.t.- niçin?- bir albüm kapağından esinlenerek, hiç varolmadığın mekanları anlatıyorsun da ondan.- bundan sana ne? hem sen de kimsin?- adım marucchi, gaze marrucchi, limuzin şoförüyüm. 30 yıl önce newyork gece hayatına kısa gag'ler yazarak başladım. sonra gece kulüplerinin birinde dana gibi bir sarışına aşık oldum. tek istediğim, çiğnediği sakızı ağzından almak ve aynı coşkuyla çiğneyebilmekti. ama olmadı. kızın pezevenklerinden bir temiz sopa yedim ve çöplüğe attılar beni. sonra kinsgley'in adamları buldu beni...- demek o yılların adamısın.- evet. ünlü gangster benjamin kingsley'e tam 10 yıl şöförlük yaptım.- ben de izmir venedik siteleri'nin çocuk parkında bir kadını tam 40 dakika salıncakta salladım.- bak mr.t, 30 yıl öncesinin newyork'unu kaleme alıp da tarzını madara etme istersen. gece kulübünde gösterisini bitirdikten sonra ter içinde kalan bir zenci kadının göğüslerini görsen, bırak yazmayı, ödün bokuna karışır, korkudan yere düşersin.- sinema hocalarımdan biri, zenci kadınların koktuğunu söylerdi. marxistti ama böyle ironik ırkçılıklar yapardı. hepimizi eğlendirirdi.- ben hayatımda hiç zenci becermedim evlat. bir kere çok sarhoştum ve sadece ayak bileğinden öptüm o kadar.- bakın bay marucchi, anlattıklarınıza yabancı olduğumu sanmıyorum.- yabancısın. waits'in müziği ve scorsese ya da allen filmleriyle gideceğin nokta, kör noktadır.- aklım hala waits'in albüm kapağında...- o albüm kapağını çeken fotoğrafçı dostumdur. arkada duran kadın ise tracy.- hep merak etmişimdir...- neyi?- çekim bittikten sonra tom'la tracy seviştiler mi?- o zamanlar tom, tina diye bir kadını beceriyordu. hem tracey zırsalağın tekidir. tom salaklara bulaşmazdı.- peki albüm kapağının çekildiği kulüp kapandı mı?- ne bileyim ben, uzun zamandır gitmiyorum.- iyi de senin burda işin ne?- darley wilkinson şirketinin patronuna şoförlük yapıyorum. istanbul'a mal taşıyoruz ve bu yüzden burdayım.- sana birşey vermek istiyorum.- nedir?- bir kurdela... az sonra buraya bir kadın gelecek ve senden bu kurdelayı onun göğsüne iğnelemeni istiyorum.- bırak saçmalamayı.- bunu yap marucchi, ne olursun bu asyalının arzusunu geri çevirme.- eski patronum çin lokantası basardı. çünkü mao'nun kültür devrimine hiçbir zaman inanmamıştı. o günlerin hatırına bu arzunu yerine getireceğim asyalı!- tamam o halde... bak, işte geliyor. adı aylin.
sarkilari huzunlu, sesi boguktur. 'so put a candle in the windowand a kiss upon his lips' gibi romantik dizeleri vardir.
san diego civarında bir gece kulübünde kapıcılık yaptığı yıllarda katıldığı bir ses yarışmasında keşfedilmiştir. daha çok sigaraya ve puroya borçlu olduğu kendine özgü bir sesi ve alkolün verdiği uyuşukluk içinde dinlediğinde daha bi tad veren besteleri vardır.
yillar once ilk kez cok bunalimli bir animda cekme bir kasetten dinlemiş oldugum ve o vakit siyah oldugunu sandigim adam. kendisi bir roportajda şoyle diyor: "ben yarisi yenmiş bir sandvicle bir şişe bourbon arasinda dogmuş olmaliyim."bir yazida amerika'da tom waits dinleyenlerin kulturel ceşitliliginden bahsediliyordu. copculerden avukatlara kadar... ancak tom waits'in muziginin en belirgin tarafinin amerika'da siklikla şehir degiştirenlerin daha cok dinlemesi oldugunu soyluyordu. gocebe muzigi. yabanci muzigi. yalnizlik muzigi.
çok koyu bir sesi var bu adamin. koyu lacivert mürekkep rengi bir ses. böylesi çok iyi.
loserlari en iyi anlayan ve anlatan adam.. beyaz olmasina ragmen zenci gibi bir sesi var..
hayatta olsaydı jack london ile çok iyi anlaşırdı diye düşündüğüm kişi. lakin waits'in müziği ve london'un hikayeleri hep birbirlerini çağrıştırır bana. beraber birkaç şişe bourbon içmekten en çok haz alacağı birkaç kişiden biridir jack london bence..
madalyonujn tek yüzü....asılmış bir resmin arkasında kalan tozlu beyazlık...paslanmış brendinin doldurduğu kristal bardak...jfk havalimanında birbirine karışan bavulların içindeki sahipsiz çarşaflar kadar hüzünlü...kathleen brennan'ın mutfak, primus'un stüdyo arkadaşı.tommy the catın mırnav vokali...ağızda eriyen brutal marka sarcazm sakızı...kulağıma iliştirilen sol anahtarı şeklindeki küpe...hüzne giden yağlı merdivenin son basamağı..duygu merkezimin soyut hava dalgası...borçluyum kendisine..
stüdyoyu terketmeyen sanatçı.(ara: leav*)
bir zamanlar kiz arkadasim olmasina ramak kalmis olan birini bana cok fazla hatirlatan tuhaf adam ... bence bu adam da kesssin gay
the black rider gibi bir şarkı bestelediği için bütün günahkarların kendisine dua ettiğini düşündüğüm kitapsız peygamber..
boğuk sesiyle gırtlakta kalın tabakalar oluşturur. hayatın boğaz(ın)a sardığı engelleri şarkılarıyla bir bir -zorlanarak da olsa- kusar. o ki; gecenin karanlığında dinlenir. ve o ki; sabaha varmanın kısayoludur. - rojbaş tom(i).
her dinlediğimde acayip derecede sigara içmek ve bırakmak isteğini birarada uyandıran, kinayeyi pek bir seven `ağır abi`
sevgili surrealist'in ürgüp'te bir turist kafilesi ile mağaralarda dolaşırken hakkında öğrendiklerine göre ağır hastaymış.sağlık durumunun kötü olduğu söyleniyor. hatta ölmek üzere olduğunu söyleyen münasebetsizler bile var. sağlığı yerinde değilmiş. uzak konserleri erteliyormuş falan. yürüme zorluğu çektiğini dahi söylediler. spesifik bir hastalık söylemiyorlar.ölünce göğe değil, yer altına yükselecekmiş kendisi."n'aparız bilemiyorum" dedim ben de.onun bir yerlerde nefes aldığını bilmek bile bize yetiyordu.umarım düzelir.her zaman en az bir albüm daha borcu olacak bize..hiç yetmeycek.hep eksik kalacak...
fon müziği: tom waits'ten "house where nobody lives".loş bir bar, sadece müdavimlerinin geldiği. herkes öylesine ahbap ki, içeri girenin diğerlerine selam etmemesi uğultularla kınanıyor. kalabalığın huzur verdiği nadir yerlerden biri. adamın biri bir eliyle sigarasını tutarken, arkasından seslenen arkadaşının sesine boşta kalan eliyle cevap veriyor. ortalarda bir oraya bir buraya koşuşturan garsonlar; ki kimse onlara garson gözüyle bakmıyor - onlar işleri başında ayık ve ayakta kalabilmek için içmeyen ayyaşlar diğerlerine göre, kendi içlerinden. usta bir koreografileri var, o kalabalığın içinde süzülen sigara dumanı gibi.dışarısı soğuk. camın önünden geçenlerin yakaları kalkık, bereler boyunlara kadar çekilmiş. sızlayan burunlarını yüz mimikleri ele veriyor. kadınlar sımsıkı sarılmış erkeklerine, ısınmak için. soğuğun verdiği güveni daha çok hisseder gibiler. açık denizde fırtınalı bir gecede sığınabilecek bir dehlizin aniden karşınıza çıkıvermesi gibi. soğuk, aslında yakıyor bedenleri.tom waits'in "mule variations" albümünü koymuşlar belli ki; "cold water" çalıyor şimdi de. siste çatlaklar açan bir müzik. müdavimler, çalan müziğin esrarıyla da kendilerini ayrıcalıklı hissediyorlar, bu adaya dahil olmaktan. dışarıdan gelip geçenler ise, içeride muhabbetle demlenenlerin yüzlerine vuran bu dinginliğin kokusunu alır gibi içeriyi izliyorlar; 'girsek mi biz de' sorusu kafalarında. burasının kalabalığı bir'liktir oysa. yandan gelen sıfır-altı yaş müziğinin çılgınlığını, gençliklerine veriyorlar aldırmaksızın. eh, bir arada olmanın şımarıklığı da var biraz.- iki bira! aman öyle salatalık malatalık dilimleyeyim deme yanına. sana hıyar demek zorunda kalmayalım.- ne zaman gördün ki birayla hıyar verdiği mi?- hayır, ben buradaki geleceğimizi garantiye alıyorum oğlum!- görürsün sen: iki çaay, açık olsun! paşa torunlarına. yan masada farklı muhabbet. ama bu diyaloglara - ki aslında olağan gecelik replikler denmeli - ortak bir kahkaha yükseliyor. .barın giriş kapısının sağ tarafındaki duvara yakın çekim:detay görüntü:dışarıdan geçenlerin tam karşıdan gördükleri, tek bir aplikle aydınlatılan loş ışıklı buğday rengi duvarda, yıldıztozlarıyla çerçevelendiği rivayet edilen bir metin asılı. nefti bir zemin üzerine yazılmış, koyu ahşap mekanın baş tacı bir metin. şöyle yazıyor:"öyle çok kitaplar deviresim geliyor ki;onları kendi eleğimden geçirip,en nadide sözcükleri ayıklayıp'cennetin romanını' yazmak istiyorum sana.beni içine çektiğin,paylaştığın bahçenin renkleriniharflerle boyamak istiyorum aklımın tablosunda.ilk filmimiz gibi.bugün de sabah olmak zorunda mı?gece,biraz daha süremez misaltanatını?gecenin içimizde açtığı gözler,parıldayan yıldızlardan daha cennetsi geliyor bana.çünkü biliyorum,zarif göğsünde esen rüzgarın ta oralardanbana getirdiği kokuyu.senin kokunu.sevgili'm, iste o anda uyanıyorum.çünkü, hem sanahem de kendime aidim.sen kokunu bana geceyi yaşamak için gönderdin.ve ruhun bütün ateşiyle alıyor bedenimi. hazzınla,daha da aralanıyor kapılar.sonsuz gizlerin sessiz habercisisin.".kimse fark etmiyor ki, bu metin daha yazılmadı.yarın sahibini bulacak.
sözlüğe geldiğimden beri adı altına entryi girmeyi en çok istediğim insan olmasına rağmen ne onu tam anlıyabiliyorum ne de onun hakkında hissettiklerimi tam anlatabiliyorum. her şarkısı güzel ve her şarkısı acı bu adamın, şarkının başı beni mutlu ederken sonu ağlatıyor..(bkz: it is a sad and beautiful world)
çeşitli zamanlarda insana ulvi bir amaç uğruna bir sokak kavgasında ölme arzusu hissettirir..
(bkz: doğa bekleriz)
şeytan kalbinde sevişiyor.
albümleri:-closing time(1973)-the heart of the saturday night(1974)-nighthawks at the dinner (1975)-small change(1976)-foreign affairs(1977)-blue valentine(1978)-heartattack and vine(1980)-swordfishtrombones(1983)-rain dogs(1985)-frank's wild years(1987)-bone machine(1992)-the black rider(1993)-mule variations(1999)-real gone(2004)
(bkz: melankoli) *
ne kadar kendisinden genç olsamda, benden önce ölmesini hiç istemediğim herneyse...
56 yıl önce bugün doğan müzisyen.
köpek gibi söyler, köpek gibi ağlatır.
ilk ne zaman dinledim bilmiyorum... hatırlayamıyorum... sanırım yaşlanıyorum... bu adamın sesiyle büyümüş ve büyüyor olmak çok güzel... tekrar tekrar dinlerken, her seferinde o sese tapınırken bulurum kendimi... her seferinde hayatımın arka fonunda isterim bu sesi... isterim ki ayakkabılarımı çıkarıp sokaklarda yürürken, kendimi garip hissetmeyim... isterim çünkü sokak köpekleriyle selamlaşırken gülümserim... bu adamı dinlerken hayatın kaçan yanları gelir... bir şişe şarabı bir evsizle paylaşıp, onun hikayelerini dinlemek için, arka fonda isterim onu... sevgilime sarıldığımda da isterim arka fonda onu ki yıldızların üstünde dans ediyor olalım... pek çok adam vardır, grup vardır, müzik vardır... hepsi sevilir ama o başkadır...
gozyaslarinin sicakligiyla isitan adam da denir bunun gibisine.
la tigre e la neve de kendisini oynayan kişi
samsun sigara ictiginden suphelendigim adam.
odtünün okur yazarlığı önemseyen kitlesinin olmazsa olmazlarından. bir nevi felsefenin temel ilkeleri.
zaman zaman beyazperdede de görünen yaşanmışlığın sesi."bir viski fıçısına daldırılıp bir duman odasında birkaç ay bekletildikten sonra da dışarı çıkartılıp bir kedi ile savaştırılmış ses" - musichound rock album guide
james hetfield tom waits için "onu sahnede izlerken o kadar dikkatli bakıyorum ki, konser sonrası gözlerimin ağrısından sabaha kadar uyuyamıyorum" demiştir...
şenlikli havalar estirir, hem albümlerde hem konserlerde. (eşlik etmeyen bizden değildir.) bizde düğünlerde falan zaman zaman olur bu, gecenin sonuna küçük sadık bir grup kalır, müzik biter, masalar toplanırken diğer misafirleri henüz geçirmiş olan düğün sahipleri güzel eğlence düzenlemiş olmaktan memnun, rahatlamış vaziyetteyken bir masada toplanan en yakınlarının yanına gelirler. adı bilinen bir garsonu çağırır biri, son bir rakı açtırılır. (işte düğünün en güzel rakısı) şarkı falan da söylemezler öyle, düğünden konuşurlar, biraz dedikodu, birileri birilerini taklit eder, hep bir ağızdan gülerler. çocuklar kaçak kaçak bira, belki sigara içmiş, ağızları kulaklarındadır. herkeste nedense bir güzellik, bir neşe, şahane bir sarhoşluk vardır, yetişkinlere bir anda hayat çok güzel, çok tatlı, herşeye değer vs. görünür: herkes işte bir arada. kısa bir suskunluk, sonra grubun ağabeyi: "haydi bakalım sağlığınıza!" kadınlar erkekler rakılarını, çocuklar su bardaklarını birbirine tokuşturur: "sağlığınıza".
kesinlikle ve kesinlikle eşsiz* bir insan evladı..
coffee and cigarettes filminde iggy pop ile oynadığı sahne de izlenmeye değerdir.
hayatını, sesini ameliyat olan boğazında sargı bezi unutulması sonucu konuşması bozulan amcasına benzetmeye çalışmıştır. kimileri süperkahramanlara, kimileri savaşçılara inanırlarken bu dünyada, tom waits büyük bir cesaretle arka sokaklara, fahişelere, sahne ışıklarına, tozlu piyanoya ve viski şişesine inanmayı tercih etmiştir. seçimlerin doğruluğu insandan insana değişir, kendisi, toz toprak içinde, güneş altında çıldırtıcı biçimde ısınmış asfaltın kenarında şapkasını silkelerken hafifçe gülümser. kabul edilmesi güç bir ironik duruma itmiştir herkesi, anlattığı, aslında onu izleyenlerin hikayesidir. yüzümüze çevirdiği aynanın arkasından sigara isterken, hayatın limitleri konusunda şaşırtmaya devam eder, mutluluk ve umut, en acı şarkısında bile neşeyle anlattığı mevzulardır. yaşam kuşkusuz garip, tom waits ise gittikçe çıldıran dünyada, kafası en berrak, en yalın haliyle çalışan insanlardan biri, aynen devam, hayata ve yağmura.
aktör olarakta bir çok yerde görünen şekilli müzik abisigöründüğü filmler -at play in the fields of the lord -bearskin* -bram stoker's dracula -candy mountain -coffee and cigarettes* -cold feet -the cotton club -down by law -ironweed -mystery men -mystery train -paradise alley -queens logic -rumble fish -short cuts -the stone boy - wolfen -domino
1 agustos 2006 tarihinden itibaren, amerika birlesik devletlerinin guney ve orta-bati eyaletlerinde, genelde kucuk sehirlerde bir dizi konser verecek olan mukemmel muzisyen. konser tarih ve yerleri soyledir:tues, aug 1 atlanta, ga tabernaclewed, aug 2 asheville, nc thomas wolfe auditoriumfri, aug 4 memphis, tn orpheum theatresat, aug 5 nashville, tn ryman auditoriummon, aug 7 louisville, ky palace theatrewed, aug 9 chicago, il auditorium theatrefri, aug 11 detroit, mi opera housesun, aug 13 akron, oh akron civic70li yillarin sonralarindan beri konser vermedigi bu eyaletlere gidis sebebinin, tennesse'den havai fisek almak ve kentucky'de birine verdigi borcu tahsil etmek oldugunu soylemistir, waits. biletler satisa ciktigi andan itibaren son surat gitmektedir. bourbon memleketinde jockey full of bourbon dinlemenin dusuncesi bile insanda kalp carpintisi yaratmaktadir.
serserinin teki.
sürekli dumandan boğulmakta olan sigara ihtiyacını ve dolayısıyla tüketimini hayvan gibi arttıran hayvan gibi bi adam
(bkz: so it goes/@evin)
pazar günleri tom waits dinlemek üzerine kelam edilmişse de bu diyarlarda cumartesilerin en çok yakıştığı adam ama illa yağmur yağacak.
(bkz: gelsin)(bkz: artik gelsin yaa)(bkz: abi gelmiyo mu)
tom waits mi leonard cohen için diyor yoksa leonard cohen mi tom waits için hatırlayamadım ama, "onun sesinde kaliforniya'nın tüm asfaltlarına yetecek kadar katran vardır" demiş biri biri için...(bkz: leonard cohen/#10050818)
vakti zamanında bir arkadaşımın, "bu adam türkiye'de yaşasa pavyonda bile sahneye çıkartmazlardı" dediği, tunçel kurtiz üstadın sarardıkça güzelleşen dergi roll'a verdiği mulakatta ise, "amerika benim için tom waits'i sevenler kadardır" buyurduğu, mezarlık bekçisi.. hepimiz bir gün onun yanına gideceğiz. hem bu kadar hüzünlü, hem de bu kadar huzurlu olması bu yüzden...
boğazını enstruman olarak kullandığı şarkıları toplamış ve orphans isimli bir panayır albümü sunmuştur.
gitariyla kufredebilen adam.
|
HaydiSohbet.com İletişim ve Reklam |